Gönderen: Tekin | 02 Nis 2009

ARCS MODELİ – Dikkat Çekme, Güdüleme…

Eğitimde Yazılım Tasarlama Geliştirme ve Değerlendirme dersinde Arif Altun’un bahsettiği bir modeli araştırdım ve hoşuma giden bilgilere ulaştım.

ARCS modeli;
Attention(Dikkat)
Relevance(İlgi)
Confidence(Güven)
Satisfaction(Tatmin)

Eğitim programlarını hazırlarken bu modelden öğrenme ortamında verimi en üst düzeye çıkarmak için neler yapılabilir sorularına cevap aranıyor.

Öğrencilerin dikkatini çekmek, onların derse olan ilgilerini artırır. Bu ilgi öğrencinin kendisine güven duymasını sağlar. Özgüveni(özyeterlik de deniliyor) yüksek birey öğrenmeye daha hevesli olur ve kendi öğrenmesini gerçekleştirmek için çaba harcar. Bu çaba olumlu sonuç verir ve birey öğrenmesinden doyum alır. Öğrenmeye karşı olumlu bir tutum edinir. Böylece uzun vadede eğitim sistemimiz çağın gereklerine uygun bireyler yetiştirmiş olacaktır.

Yararlandığım, konuyla ilgili göz gezdirdiğim kaynaklar;
John Keller – ARCS Modelini Ortaya Atan Bilim İnsanı
Güdülenme – Dr. Şirin Karadeniz

Arcsmodel.com’dan bir alıntı
Don’t imitate me;
it’s as boring
as the two halves of a melon.

Basho (1644 – 1694)
to a prospective student

Beni taklit etme; bu ikiye bölünmüş bir kavun gibi sıkıcıdır.

Gönderen: Tekin | 18 Mar 2009

İlk Ders Planım

23 Mart’ta “Öğretmenlik Uygulaması” dersinin bir ödevi olarak Beytepe İlköğretim Okulu’nda ders anlatacağım. Bu ilk deneyimim olacak.

Dersi anlatmadan önce bir hazırlık yapmak, dersin daha verimli olması için gereklidir. Aldığım eğitim ve öğrencilere bakış açımdan dolayı öğrenciye yönelik bir ders anlatmayı planlıyorum. Derste farklı yöntemler kullanarak daha eğlenceli ve zevkli bir ders olmasını istiyorum. Bugün derste neler yapacağımı planlamak için kağıt kalemi elime aldım.

Aklıma bir sürü yapılacak iş geliyor. Hangisini nasıl yapayım, öğrenci sıkılır mı, çok resmi ve akademik bir dille anlattım derken saatlerimi bu iş üzerinde geçirdiğimi fark ettim. İyiyi bulmak biraz zor.

En sonunda fikirleri ve planı bir kenara bıraktım ve düşünmeye başladım. Daha ilk plandan böyleyse öğretmenlerin geleneksel yöntemleri kullanmasını hoş karşıladım. Bir düşündüm, günde 6 sınıfa derse girse her ders için bir etkinlik ve plan hazırlamaya kalksa vay haline!

Ama sonra öğretmenlerin görevinin de öğrenmeyi sağlamak olduğunu düşünerek bu bahaneyi yersiz buldum. Aldıkları maaş ve üstlendikleri görevin bir gereği olarak bu işleri yapmaları gerekiyor. Benim başarısızlığımın da deneyim eksikliğinden kaynaklandığını anladım. Bugüne kadar aldığım derslerde, görev aldığım projelerde, ödevlerde yeteri kadar çaba göstermediğim için bu becerilerim nihayetinde eksik kaldı. Fakat güzel bir şey daha var bu eksiklikler giderilebilir.

Ve inanıyorum ki bu ilk denememden sonra zihnimdeki eğitim yolları biraz daha genişledi.

Gönderen: Tekin | 01 Şub 2009

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

1071 Malazgirt Savaşı’nda Bizans’ı bozguna uğratmamızın ardından Anadolu’nun kapıları bizlere açıldı. Yaklaşık bin yıldır bu coğrafyada yaşayan bir kültürün torunlarıyız. Atalarımızın bizlere miras bıraktığı bu topraklarda yaşamımızı sürdürüyoruz. Vatan deyip üzerinde özgürce dolaştığımız toprağımızı saymazsak bu miras; saraylar, köşkler, camiler, çeşmeler, hamamlar, hanlardır. Bu eserlerde o günün mimari yapısını ve insanların yaşam şekillerini görebiliriz.

Tarihimizle iç içe yaşıyoruz fakat çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”ni gezerken “Anadolu’nun” tarihini hissettim. Binlerce yıl öncesinden günümüze kadar gelen, kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılan eserler müzede sergileniyor. Anadolu’da yaşamış ne kadar medeniyet varsa hepsine dair; dini, siyasi, askeri ve günlük hayatta kullanılan bir eser müzede bulunuyor.

Müzeyi gezerken nerdeyse camekâna yapışacak kadar bir heykele yaklaşıyorum. Önce tarihine bakıyorum. Kendimce “Milattan önce bilmem kaç… Amma da çokmuş…” diyorum. Daha sonra onu yapan elleri gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. “Bunu yapan nasıl bir insandı?”. Esmer tenli, orta boylu, normal kilolu, ince parmaklı… “Bu eseri yaparken yalnız mıydı?” ya da “Yanında kimler vardı? Onlarla ne konuştu?”. O insanlar da anlaşmak için kendilerine bir dil uydurmuşlardır, “Nasıl anlaştılar bu eseri yapmak için?”.

Sonra bir tabak görüyorum. “Acaba içine yiyecek ne koymuşlardır?”. O zamanın insanları bizlere oranla daha fazla et yerlermiş. Sonra düşünüyorum, “Belki de tabağa et koyup afiyetle yemişlerdir.”. “Peki et pişmiş mi çiğ mi?”. Bugün bizler de bazı yiyecekleri eti pişirmeden yapıyoruz. Belki o zamanlar insanların da böyle özel tarifleri vardı? Kim bilir?

Tarih hep gizemli gelmiştir ve eski insanların yaşayışlarını hep merak etmişimdir. Hele ki medeniyet olarak aramızda dağlar kadar fark olan, binlerce yıl önce yaşamış insanların hayatlarını incelediğim için daha heyecanlıydım. Tarih barındıran bu müzenin şehrin uzağında olmasına ise üzüldüm.

Gezide çektiğim bazı fotoğraflara aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz.

Flickr

Bu yazıyı Filiz’in isteği üzerine hazırladım. Bu yazıyı, bir dersinde ödev olarak kullanacakmış.
5 Ocak 2009

Gönderen: Tekin | 31 Ara 2008

Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır

sevginerdeysetanriordadir1“Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır” Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” ve “Efendi ile Uşak” hikâyelerinden sonra dini muhtevalı üçüncü öykü kitabı. İnsanın cevherinde saklı iyilik, doğruluk, fedakârlık, cömertlik gibi duygularını yine iyilik, doğruluk, fedakârlık ve cömertliğin, ikliminde ortaya çıkacağı tezini savunuyor Tolstoy. İnsanlara karşı davranışlarımızın Tanrı’dan görmek istediğimiz muameleyle aynı olması gerektiğini… Ve sevginin insan ruhunu arındıran en etkili iksir olduğunu…
“Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır” her yaştan insana söyleyecek sözü olan, edebi, hikemi, başarılı bir Tolstoy klasiği.

—————-

Kitabın içerisinde bazıları birkaç bölümden oluşan yedi adet hikaye var. Bunlar;

1.Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır
2.Polikuşka
3.Üç ölüm
4.Asuri Hükümdarı Asarhadon
5.İlyas
6.Küçükler Büyüklerden Akıllı Çıktı
7.Tavuk Yumurtası Büyüklüğündeki Tohum

Tolstoy bu eserinde de ustalığını konuşturmuş, usta bir yazar olduğunu cümlelerine serpiştirmiş. Farklı coğrafyaları anlatış biçimi, insan ilişkilerini farklı açılardan ele alması ve dini öğretileri olayların örgüsü içerisine katması onun ustalığının göstergesidir.

Kitaptaki bütün öyküler çok değerli, fakat ben son dördünü okurken çok farklı duygular hissettim. Belki de kendimi sadece kitaba verdiğimdendir. Ortamdaki diğer etmenleri dikkate almadan okuduğumdan, kitaptan öğüt almak için okuduğumdan olabilir.

“Asuri Hükümdarı Asarhadon”, bu hikayede Tolstoy varlık felsefesini işlemiş. Kendisini kral olarak bilen Asarhadon komşu ülkeye savaş ilan eder. Bir gece gizemli bir olay yaşar ve farklı bir kimlikle uyanır. Komşu ülkenin kralı olarak kendisini bulur. Komşu ülkenin kralı olarak birtakım olaylar yaşar ve komşu ülkeye yaptıklarını görür. Daha sonra ise kendisini bir hayvan olarak görür. Yanında yavrusu vardır. Dişi bir hayvan olarak görür kendisini. Ne olduğunu anlamaz fakat bunların hiçbirisine şaşırmaz. Rüya gördüğünü düşünür ve bu rüyadan uyanmak ister. Haykırmaya başlar ve başını kurnadan çıkarır.

“İlyas”, çok zengin bir çobanın gerçek zenginliği buluşunu anlatır. İlyas çok zengindir. Sürüsünde binlerce hayvan bulunmaktadır. İki oğlu bir kızı bulunmaktadır. Çocukları İlyas’ın zenginliği sayesinde rahat bir hayat sürmektedir. İlyas zamanla servetini kaybeder. Hayvanlarının bazıları çalınır, telef olur. Ve eşi ve üzerindeki elbiselerinden başka hiçbir şeyi kalmamıştır. Bir çiftliğe girer. Eşiyle beraber aynı işleri yapmaktadırlar. Fakat gerçek mutluluğu bulmuşlardır. Birbirleriyle ilgilenmek için bahaneleri azalmıştır ve daha çok zamanları vardır. Artık telaşla peşlerinden koşacakları, ilgilenecekleri sürüleri yoktur. Çalınmasından korktukları hayvan sürüleri yoktur. Korktukları tek şey, efendilerine hakkıyla hizmet etmektir.

Tavuk Yumurtası Büyüklüğündeki Tohum” öyküsünden bir cümle;

“Böyle oluyor, çünkü insanlar kendi çalıştıklarıyla yaşamayı bıraktılar ve başkalarının emeğine muhtaç duruma geldiler. Eskiden insanlar Tanrı’nın kanunlarına göre yaşıyorlardı. Kendilerinin olanla yetiniyor, başkalarının ürettiklerine göz dikmiyorlardı.”

3 Kasım 2007
Cumartesi

Eski Gönderiler »

Kategoriler

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.